










DENİZ GEZMİŞ;
“Ankara 1 no’lu askeri mahkemesinin 9.10.1971 tarih ve 971-23 karar sayılı hükmü ile T.C.K 146-1 maddesi uyarınca ölüm cezasına mahkum edilmiştir.”
12 Mart 1971 muhtırasından sadece altı gün sonra Sivas’ın Gemerek ilçesinde yakalanıp Ankara’ya getirilen Deniz Gezmiş’i sorgulayan kişi Ankara DGM başsavcısı Nusret Demiral’dı. Başsavcının baktığı davalardan en çarpıcı olanı ; 37 kişinin öldüğü Madımak Oteli’nin yakılması soruşturmasını (Sivas davası) yapan, dokunulmazlıkları kaldırılan Demokrasi Partili (DEP) milletvekillerini Meclis’te gözaltına aldırıp tutuklattı.(!) Ya diğer failler ?
Nusret Demiral’ın Ankara DGM Başsavcısı olduğu dönemde 1988’de Özal’a yapılan suikast girişimi başta olmak üzere yarısı ölümle sonuçlanan 15 civarında suikast meydana geldi. Demiral’ın görev süresi boyunca bu olayların hiçbiri aydınlatılamadı. Sadece Özal suikastının faili Kartal Demirağ yakalandı. (!)
Deniz Gezmiş hakkında 11ayrı suçlama vardı. Bunlar arasında ABD Büyükelçisi Kommer’in arabasının 6 Ocak 1969 günü Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde (ODTÜ) yakılması; bir erin ölümü ile sonuçlanan ODTÜ kampüsündeki çatışma; hacze giden avukat ve polislerin Sevim Onursal’a ait evde silah zoruyla alıkonulup bağlanması; 25 Ağustos 1969 günü bindikleri taksi şoförünü (Mesut Erdinç) kendilerini ihbar etmesin deyip ağzını bantlayarak küvete koyduktan sonra orada unutup ölümüne sebebiyet vermek; 29 Aralık 1969’da ABD büyükelçiliği önündeki polis noktasını tarayıp polisleri yaralamak gibi olaylar vardı. Nusret Demiral bu 11 olayı saydıktan sonra, “İfadeni alacağız.” deyince Deniz Gezmiş, “Faşist cumhuriyet savcılarına ifade vermem.” cevabını veriyordu.
Demiral ,18 Mart 1971 günü saat 19.25 itibariyle 7 saat süren sorgulama sonucunda Gezmiş’in söylediklerini tutanağa şöyle geçirmiş: “Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu bugün Türkiye’de emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi veren ve ülkenin bağımsızlığının ancak silah zoruyla sağlanacağına inanan ve bu yolda silahlı mücadele yapan bir örgüttür. Bu örgütün herhangi bir örgütle ilişkisi bulunup bulunmadığı ve bu örgütün bir mensubu olup olmadığım hususuna cevap vermeyeceğim. Ben bu örgütün savaşçısıyım. Örgütteki rolüm ve çalışmalarım hakkındaki suale de cevap vermiyorum.”
İmza Deniz GEZMİŞ.
Oysa ki bu tutanağın altına imza atan Deniz Gezmiş , infaz gecesi yeşil parkası ile fotoğrafını çeken gazeteci Ergun Konuksever’e “Ben hiç kimseye kıyamadım, askere ateş etmiş değilim…`” der.
Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının o güne kadar, hiçbir cinayetleri olmamış, adam öldürmekten aranmamışlar, en ağır suçları banka soygunu olmuştu.Ama nedense o dönemdeki iktidar, bu işi aklına takmıştı. Bu 3 gencin asılmasına önceden karar vermişti, daha idam öncesinden birtakım hazırlıklar yapılıyordu. Çukurlar açılmıştı… 3 mezar çukuru hazırlanmıştı…
Ergun Konuksever ; davada mahkeme başkanı olan subay Ali Elverdi`nin hayatının karanlıklar içinde olduğunu belirterek, davanın bu yönüyle de şaibeli olduğunu söylemektedir.
`Amaçları bir an evvel bu işi bitirmek, ne kadar çabuk işi bitirirsen o kadar kafan rahat eder anlayışındaydılar` diyen Konuksever, idam kararının resmi gazetede yayımlanır yayımlanmaz hemen o gece gerçekleştirildiğini anımsatır.
Göz göre göre idama giden bu gencecik insanlar, idealleri uğruna ölüme giderken bile dimdik bir duruş sergilediler.
İnfaz savcısı “Haydi” der. Deniz’in botlarının bağcıkları çözüktür. Görevlilere ‘ bağcıkları bağlayın.’ der.” Avukatlarına bakar, vedalaşır ‘ Cezaevinden yangından mal kaçırırcasına, kaptılar bizi. Postallarımın bağını bağlamaya bile zaman bulamadım. Bari şimdi bağlasınlar. Asıldığımda, postallarım ayağımdan düşsün istemiyorum.’ Der.
“Hosçakalın. Herkese, bütün devrimcilere selam…” Gardiyanlar kolunu tutarlar. ‘Bırakın’ diye bağırır.‘Bırakın, kendim giderim!’ Koridorları geçerken arkasından 20-30 kişi yürüyordur. Avluya çıkarlar.Deniz ,duvar dibine kurulmuş ve hafif aydınlatılmış darağacına doğru yürür. Önce masaya; ardından, tabureye çıkar. Başını öne uzatarak ilmiği kendi boynuna geçirmek ister. Başaramaz. Cellat, ilmiği iki eliyle çekip, genişletir, boynuna geçirir.
‘Yaşasın tam bağımsız Türkiye, yaşasın halklar, yaşasın işçiler, köylüler… Kahrolsun emperyalizm’ olur son sözleri…
Savcı, “Çeeeek” diye bağırır. Cellat öne atılıp, tabureyi çeker!
Bu kadar !
Kimseyi öldürmemişlerdi. Ülkelerini canlarından çok sevmişlerdi. Atatürk devrimlerine ihanet etmemişlerdi.
Tek istedikleri sınıfsız, sömürüsüz bir dünyaydı.
Bu gün adam öldürenleri , banka soyguncularını, yolsuzluk yapanları ‘hafifletici nedenlerle’ serbest bırakanlar, Deniz ve arkadaşları bu gün yaşıyor olsalardı İmralı’da ki bebek katili, terminatörle aynı cezaya çarptırırlardı. İnfaz kararları Mecliste oylanırken iki elini birden havaya kaldıran kişi bu gün “Soğuk savaşın talihsiz olaylarından biri”yorumunu yapıyor .(!)
Deniz Gezmiş ve arkadaşları silahlı örgüt kurup, gasp ve adam kaçırma eylemleri yaptıkları için suç işlemişlerdi ve bu suçun da elbette bir karşılığı vardı. O dönemde ki TCK’nın 168. maddesine göre ‘Silahlı çete’ suçu oluşturabilirdi. Bunun da cezası 10 yıldan başlamak üzere ağır hapis cezasıydı. Ancak doğru yorumlanmadığı için TCK 168 yerine 146`ncı maddeden idam cezası ile cezalandırmaları uygun görülmüştü. Aynı dönemde Ankara 1 Numaralı Sıkı Yönetim Mahkemesi ile Askeri Yargıtay’dan bazı hakimler de benzer bir davada bu gerçeğe işaret ederek, işlenen suçun 146 değil, 168`inci madde kapsamına girmesi gerektiğine işaret etmişlerdi. Fakat 12 Mart yönetimi, olaya bu şekilde bakan mahkemeye tahammül edememiş ve söz konusu mahkemeyi lağvetmişti.
Meclisin onayına sunulan “mahkemeden verilen idam cezasının , infaz edilip edilmemesine” ilişkindir. İnfaza oy verilmediği takdirde, hükümlünün serbest kalması gibi bir şey söz konusu değildi. Adı geçen kişiler hükümlü olmaya devam edecekti. Oylamada `evet` oyunu kullananlar idamın infazını kabul ettiler.
Denizciğim bu gün yaşıyor olsaydınız her türlü haksızlığa, hukuksuzluğa karşı çıkar, yine ön saflarda yerinizi alırdınız. Bu düşünce de olduğunuz için herkesin korkulu rüyası oldunuz. Sizler sözde kahramanlık yapmadınız. Sözde Vatansever değildiniz. 6.filoya “Hayır” dediğiniz gün, sonun başlangıcıydı zaten. Antiemperyalist düşünceyi savunduğunuz , halkların özgürlüğü, faşizme ‘hayır’, hak, hukuk,eşitlik dediğiniz gün idam kararınızın altını kendiniz imzalamıştınız zaten.
Bu gün yaşadıklarımıza baktığımda içim acıyor. Ruhlarınız şad, mekanlarınız cennet olsun…
Nur Zeynep Çelik

Sanatçı duruşu sergileyen bu gönül adamını , Karadeniz’in bağrından kopup gelen bu yürek titreten sesin sahibini tanıyalım istedim. Şarkıları yorumlarken , mısraların dile geldiği, su olup aktığı bu “Adam gibi adam” Volkan Konak.
27 Şubat 1967 yılında Trabzon’un Maçka-Hacevera ‘da doğdu. Maçka’da 16 yıl belediye başkanlığını yapan, “İsmet İnönü’nün kankası” denilen bir dedenin torunu. Babası Cevat Konak ve annesi Saynur Konak’ın beş kızından sonra dünyaya gelen ilk erkek evlat Volkan Konak. 7 kardeşler. Çocukluğuyla ilgili “ Belki cereyanımız yoktu, belki şehir hiç görmedik, belki hamburger yemedik hiç ama çok mutluyduk.” Diye söz ediyor.Fakir Baykurt, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal kitapları okuyarak büyürler. İdeolojik olarak, siyasi toplantıların yapıldığı bir evleri vardır. İlkokul 5. sınıfta kasabaya inerler. İlk orta ve Lise Eğitimini Maçka‘da tamamlar. Okulda ve köyde bol bol türkü söylerler. Öğretmenleri solcu olduğu için Maçka’ya sürülür… Maçka zaten solun kalesi o zamanlar. Bu işin bir meslek olduğunu veya çok ciddi bir uğraş olduğunu müzik öğretmeninin empozesiyle anlar. Öğretmeni Volkan’ı İstanbul’a getirmeye karar verir. İşçi emeklisi Babası, Volkan’ı 16 yaşında İstanbul’a Konservatuvara uğurlarken: “Bir genç dans, yüzme bilmeli, bir enstrüman çalmalı” diye nasihatta bulunur. Hatta bununla da kalmayıp, elinine bir iskemle tutuşturup, onunla dans etmeyi, vals yapmayı öğretir. İstanbul’a aldı geldiğin de, Muammer Sun’un evinde, 3 ay piyano ve kulak yönünü bularak eğitim alır, sonra üniversiteye girer. İTÜ Türk Mûsikisi Devlet Konservatuarına başlar. 1988 yılında Konservatuarı bitirip aynı yıl İstanbul Teknik Üniversitesinde Sosyal Bilimler Master Eğitimine başlar.
Sanat ve müzik hayatına 1987 yılında Maçka yöresinde yaptığı derleme çalışmalarını topladığı “Suların Horon Yeri” adlı müzik albümüyle başlar. Daha sonra beste çalışmaları yapar. Sunay Akın, Yaşar Miraç, Nazım Hikmet, Ömer Kayaoğlu gibi değerli şairlerin eserlerini besteler. Müziğini ve tarzını belirlemiş olan Volkan Konak, beste müziğinin içerisine etnik motifleri de katarak , örneği olmayan kendine özgü bir tarz yaratır.
İlk albümü “Efulim”’i 1993 yılında yapar. Albüm başta Karadeniz halkının ve müzikseverlerin beğenisini ve ilgisini kazanır daha sonra 1994 yılının Ekim ayında “Gelir misin Benimle”adlı albümünü hazırlar ve askere gider. Askerlik görevini tamamladıktan sonra hemen üçüncü albümü ”Volkanik Parçalar”’ın çalışmasına başlar. Üç aylık çalışmadan sonrada bu albümü müzikseverlerin beğenisine sunar. Volkan konak 1998 yılının Nisan ayında kendisi tarafından kurduğu “Kuzey Müzik Prodüksiyon” isimli firmasından “Pedaliza” isimli Albümünü çıkartır. 1993 yılından bu yana albüm çalışmalarında yaklaşık elli adet bestesini sergilemiş ve bu çalışmalar sonunda Gazeteciler Cemiyeti, çeşitli vakıf ve dernekler tarafından yılın sanatçısı seçilmiştir.1997 yılında Politika dergisi tarafından yılın en iyi müzik sanatçısı seçilir. Volkan Konak’ın 1993 yılında ürettiği bir bestesinin tüm dünya hakları “Kuzey Müzik Prodüksiyon ile Fransız prodüktör Alain Finet tarafından yapılan sözleşme sonucunda Alain Finet tarafından satın alınır. Bu beste İspanyolca olarak tüm dünyada yayınlanmak üzere single olarak çıkacaktır.
2000 yılında DMC’den “Şimal Rüzgarı” adlı albümünü çıkarır. 2003 yılı Aralık ayında 3.5 yıl aradan sonra yine DMC etiketiyle yayınlanan “Maranda” isimli albümü büyük beğeni toplar. 2006 yılında bu sefer Mora isimli albümüyle müzikseverlerle buluşur.Albümündeki parçalar büyük beğeni toplar.Mora albümündeki Gardaş parçasını Kazım Koyuncu anısına yazmıştır.
Albümlerine hep çiçek ve kız ismine yakın şeyler koyuşunu şöyle açıklıyor Volkan Konak ;
Daha narin, yumuşak daha sıcak geliyor. O toprakların, o coğrafyanın kokusunu bana getiriyor, tabi ki içerisinde aşk var tabi ki içerisinde nemli gözler var, zaman zaman doğumda ölen kadının belki de acısı var, sıtmalı hayvanlar gibi fakirlikten titreyişimiz var.”
Ailesinden 7 kişiyi kanserden kaybeder. 8. de Kazım Koyuncu olur. 4 yıl içinde gerçekleşen bu ölümlerin, bundan 21 yıl önce 26 Nisan 1986’da Çernobil nükleer santrali patlamasının etkileri olduğunu 2 yıl süresince araştırır, derler ve belgelendirir. Bu olayın isyanı, şarkılarına ve sağlığına yansır. Üzüntüden bir yıl tedavi görür; ciğerlerinde mikrobik olmayan tüberküloz denilen, polareze yani sulu zatülcemp oluşur. Ciğerleri 3,5 kilo su toplar, 6 ay bilfiil, 6 ayda kontrollü olarak tedavi görür.
“Karadenizliyim ama Laz değilim. Dolayısı ile de Lazca bilmiyorum, Lazca söylemiyorum.” Diyen Konak, “Karadenizli olmak çok ciddi bir iştir. Kuzey hırstır, Kuzey çalışkandır, Kuzey inatçıdır, Kuzey savaşçıdır ve Kuzey keskindir.” sözleriyle yöre insanını tanımlıyor.
Bu, memleket sevdalısı, sosyal demokrat, herkesi kucaklayan , uzun saçlı genç adam, kendisi içinde şu sözleri sarfediyor.
“Kafamdaki ışığın devreye girmesi için dışarıdaki ışığın sönmesi lazım. İkincisi; çok doğurgan bir yapım var ve melakankoliği seviyorum. Gece ve yağmurlu günlerde doğurabiliyorum. Güneş bana vurduğu zaman konsantrasyonum bozuluyor. Çünkü o ışık, o illüzyon benim kafamdaki ışığı kapatıyor. Halbuki benim kafamdaki ışığın yanması lazım. Güneş çıktığı zaman benim kafamdaki ışık sönüyor.Gözlerimdeki yaşın, harelerin çok da belli olmasını istemeyebilirim. Zaman zaman göz yaşlarımın gizli kalmasını veya yüreğimin içine akmasını, görünmemesini isteyebilirim. Güneş, insanlık için ışık ve olmazsa olmazı ama bazı şeylerin örtülü olması ve gizem benim daha bir hoşuma gidiyor. Ben aşksız hiç düşünemiyorum. Aşka aşığım.Ben çok kadınıma, sevdiğime veya kız arkadaşıma gece kalkıp, şiir okumuşumdur. Kadına bir cinsellik olarak bakmadım. Kadın, bir kültür, okyanusa düşmüş bir kibrit çöpü kadar sonsuz…Ben hayatım boyunca güç ve kuvvet olarak taşıyacağım onları. Bir şiirimde söylüyorum: Çok sevdim kadınları çook. Aldattıklarım da oldu, aldatıldığım da. Ama asla konuşmadım arkalarından. “
Mimoza albümü ile yeni bir çıkış yapan Volkan Konağı kutluyorum. Yolun açık olsun Kuzey Yıldızı….
İlgili Video Yarim yarim

Çığlıklarım duyulmasın diye bastırdım göğsüme. Feryatlarım inci seli gibi akıyor gözlerimden. Çok özledim…
Duyulmasın, bilinmesin diye sızlayan yüreğimin acıları, bir sana bir bana doldurdum kadehleri…Sağlığına diyip kaldırdım. Gözlerini aldım karşıma, sensizliğine meze yaptım bakışlarını… Sohbetini haydari yaptım, sımsıcak gülüşünü mey…. Saki oldu hasret, boşaldıkça doldu kadehim kahırla…Çok özledim….
Menekşeyle söyleştim sen diye, karanfil oldu umutlarım… Yanan mum gibi eridim geç saatlere dek, ne sen vardın ne de sımsıcak ellerin…
Bir elim telefonda , diğer elimin parmakları resminde… Aramak istesemde varmıyor elim. Geç saatlerin gözkapaklarında ki ağırlığını hissediyorum çok uzaklardan. Masum bedeninin kıvrımlarında ki yorgunluğu gözlüyorum sana açılan pencereden. Resmine dokunuyor, ağlıyorum…Çok özledim…
Boynuna sarılmak istiyorum. Kucaklamak seni, bebek kokunu çekmek içime… Kalakalmak kapı girişinde, durdurmak saniyeleri, iki elimle yüzüne dokunup sevmek seni… Yüreğime bastırmak….
Sessiz çığlıklarım karışıyor geceye, kuşların kanadında dualarımı yolluyorum…
Bu gece fırtına var, tıpkı ruhumda ki gibi…Sımsıkı kapatıyorum pencereleri… Dokumasınlar istiyorum sır dolu güncemin yapraklarına… Üzerini örtüyorum üşüme diye… Yağmura karışıyor özleme isyanlarım.. Çok özledim….
24.Nisan 2009
Nur Zeynep
Oğluma…

Birinin içindeki hayata aşık olmayı dilemek..
Onu çekip çıkarma gücünü dilemek..
Kayıp gitmesini seyretmek ve hiç birşey yapamamak
“sevmenin” dışında..
Herkes aradığını, dilediğini, mutluluğunu bulacakmış gibi
Hayatındaki en önemli insanların kayboluşuyla boğulmak
Ya da
Onlarla bir anlığına karaya çıkmak ve her seferinde atladıklarını gördükçe
Boşuna çırpındığını zannetmek..
Hangisi daha çok can yakıyor, bilmiyorum
Sadece ‘aşık’ olduğunu hissetmek,
İlham almak,
Tatmin olmak için gerek olabilirdi
Neyse çıkarken şu ışığı kapat ve
Bana da bir parça sessizlik bırak!
Veli Can